Paylaşmakta Yatıyor

paylasmakta-yatiyor

Her yıl yapılan ‘en iyi buğday’ yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu.

Çiftçi: Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz?

Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda; neden olmasın, dedi çiftçi:

Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.

Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir…

Reklamlar

Yılan ve Testere

Bir yılan marangoz dükkanına girer ve köşeyi döner dönmez testereyi görür ve ona doğru ilerler. Testereye temas edince biraz yara alır. O anda dönerek tepkiyle testereyi ısırır ve bu sefer de ağzını çok fena keser.

Sonra ne olduğunu anlamayan yılan testerenin kendisine saldırdığını düşünüp testereyi bütün gücü ile çepeçevre sararak onu öldürmek ister. Çok acıdır ki yılan kendini testere ile vahşi bir şekilde öldürür.

Hayatta bazen öfke ile hareket edip bizi inciteni biz de incitmek isteriz. Ama aslında farkında olmadan kendi kendimizi harap ederiz. Bu yüzden nefret ve öfkeye zor olsa da sevgi ile karşılık vermeliyiz.

yilan-ve-testere

Kalbini Kırmam

kalbini-kirmam

Bir köle, bir çölde, günlerce susuz kalmış.

Nasıl böyle, saldıracak yer arıyor su diye. Bir pınar buluyor, o pınardan kana kana su içiyor. Ama nasıl, su şerbet. Diyor ki, bu kadar tatlı su, bu kadar güzel su ancak halifeye lâyık olur. Testisini dolduruyor, doğru Bağdat’a gidiyor.

Tam o sırada halifelerden bir tanesi, o Emeviye Camisini yapan, Abdülmelik bin Mervan da Bağdat’a geliyor. Köle, halifenin önüne, elindeki testiyle koşa koşa geliyor, ama durdurmak mümkün değil.

Efendim diyor, ben çölde kaldım, orada pınardan bir su içtim, ama o pınarın suyu şeker gibiydi, bu ancak halifeme gider dedim, onun için bir testi su aldım sizin için, ne olur, şu suyumdan için. Madem sen bu kadar zahmet çekmişsin, niye içmeyeyim, diyor. Alıyor testiyi elinden…
Bakıyor ki, yosunlar, yapraklar, testinin içinde her şey var. Bismillâhirrahmânirrahîm diyor, burnunu tıkıyor, gözlerini kapatıyor suyu içiyor. Köle gittikten sonra yanındakilere, bunu dökün çabuk, diyor. Diyorlar ki efendim, su malum, içilecek gibi değil, peki neden içtiniz? Dedi ki, ben müslümanım. O kadar hevesle getirmiş, içmezsem kalbi kırılacak.

Bu mudur diyor müslümanlık!
Benim kafam kırılsın, kalbim kırılsın, ama kölenin kalbi kırılmasın. İşte din bu! Çünki, o halife biliyor ki, mü’minin kalbi kırılırsa, ALLAH kırılır, Ka’beyi muazzamayı yıkmaktan büyük günah olur. Bunu zar zor da olsa içerim, ama o kölenin kalbini kırmam, diyor.

Atatürk’ün Kanun Düşüncesi

ataturkun-kanun-dusuncesi

Atatürk, dinlenmek için gittiği İstanbul’daki Florya köşkünden, yanında yalnızca şoförü ile küçükçekmece’ye doğru giderken tarlasında sabanla çift süren bir çiftçi görür. Çiftçinin sabanında koşulu olan öküzün yanında, koşulu bir de merkep vardır. Şoförüne;

-Arabayı durdur, der.

Arabadan iner. Tarlaya doğru yürür. Çiftçi kendisine doğru geleni görmüştür. Sabanında koşulu olan öküzü ve merkebi durdurur. Atatürk, yanına gelince,

-Kolay gelsin ağa, der.

-Sağ olasın bey! Hoşgeldin.

-Hoşbulduk ağa. Yoldan geçerken dikkatimi çekti. Öküzün yanına merkep koşmuşsun. Hiç öküzün yanına merkep koşulur mu? Bunlar denk değil.

Köylünün canı sıkkındır. Biraz da alınmıştır. Bezgin bir ses tonuyla,

Merkeple öküzün yan yana koşulmayacağını bilmiyom mu sanıyon bey. Sen bunu bana mı söylüyon?

Kime söylemeliyim ağa?

Sen bunu git vergi memuruna söyle.

Vergi memuruna mı?

He ya! Bu sene ürünüm kıt oldu. Vergi borcumu ödeyemedim. Dört gün önce vergi memurları öküzün eşini “vergi borcunu karşılar” diyerek alıp götürdüler. Sattılar. Benim öküzün eşi sizin gibi beylerin sofrasına et, sucuk oldu bey.

Atatürk, çok sinirlenmiştir. Alışkanlığı gereği kızdığı zaman kaşlarını çatmaktadır. Onun bu halini gören köylü,

-Bana niye kaş çatıyon bey. Yalan söylediğimi mi sanıyon? Sana ne söylediysem hepsi doğru.

Ben küçükçekmece köyündenim.muhtara sor istersen.

Atatürk,

Neden kaymakam bey’e gidip durumu anlatmadın ağa?

-Gittim bey.

Köylü duraksamıştır. Bunu anlayan Atatürk, devam eder.

Kaymakam ne dedi?

Git borcunu öde, dedi.

-Sen de vali bey’in yanına gitseydin.

Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.

-Sen hiç vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.

-Halimden belli mi oluyor?

He ya! Hem gitseydin bilirdin.

-Neyi bilirdim?

Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.

Atatürk,

-Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.

Köylü gülümseyerek,

-İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.

Atatürk, kızmıştır.

Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?, diye sorar.

-O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?

Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.

Bunu kabul et ağa. Öküzün yanına bir eş alırsın, der.

Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.

-“Derhal heyeti vekileyi (bakanlar kurulu’nu) topla, istanbul’a gel.”

Başbakan başkanlığında bakanlar kurulu florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya köşküne gelen köylü “eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.

-Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.

Diyen atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan atatürk,

-Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.

-Sağol bey! Sağol.

Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,

-Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?

-Hayır bey, bilmiyom.

-Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.

Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

-Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.

Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.

İcra iflas kanunu madde 82/4.: borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez…”

Serçenin Gözyaşları

sercenin-gozyaslari

Serçe Allah’a küsmüştü. Günler geçiyordu ve serçe hiçbir şey söylemiyordu. İçine kapanmış derin bir hüzne boğulmuştu. Artık Rabbine bir şey demiyor ve onunla konuşmuyordu! Melekler merakla Allah’a serçeyi soruyorlardı ve her defasında Allah, meleklere “o gelecek” diye cevap veriyordu. “Çünkü onun sesini duyacak tek kulak benim ve onun minik kalbindeki derdini anlayacak olan da tek benim” diyordu. Bir zaman sonra serçe, kalbi hüzün, gözü yaşla dolu bir halde bir ağacın dalına kondu. Hiçbir şey söylemiyordu öyle sessiz sessiz bekliyordu. Allah, serçeye seslendi. “Söyle bana! Canını sıkan ve kalbini hüzne boğan derdin nedir senin?”

Melekler serçe ne söyleyecek diye ona bakıyordu. Serçe mahzun biraz da sitemli ses tonuyla; “Küçük bir yuvam vardı. Yorulduğumda dinlendiğim üşüdüğümde sığındığım. Kimseyi rahatsız etmiyordum ve kocaman Dünya’da ufacık bir yerdi kimsenin yerini dar etmiyordu. Sen onu da bana çok gördün neydi o zamansız fırtına? Esip yıktı yuvamı ve beni yuvasız bıraktı.” Artık konuşamadı serçe sözleri boğazında düğümlendi. Sessizlik Arş-ı rahmanda yankılanıyordu ve melekler başlarını eğmiş Allah’ın vereceği cevabı bekliyordu.

Allah; “sen, o yuvanda dinlenirken seni avlamak isteyen bir yılan yuvana doğru geliyordu, seni yılandan korumak için fırtınaya emrettim yuvanı yıksın diye. Böylece sen oradan uzaklaşarak yılandan kurtuldun. Nice belalar var ki muhabbetimle senden uzaklaştırdım ve sen kuşatıcı muhabbetimi görmüyor geçici belalardan dolayı bana düşman oluyorsun.” Serçenin gözleri doldu ve hüngür hüngür ağlamaya başladı ve onu çok seven Allah’ın şefkat ve merhametine hayran kaldı.

Utangaç bir sesle “affet Allah’ım” diyebildi sadece. Ve gönül sözü Arş-ı İlahi’de yankılandı “Affet Allahım” Başımıza gelen her musibbette, elbette ki nice hayırlar gizlidir. Rabbimize isyan etmek yerine, olanda hayır vardır diyerek rıza göstermek gerekir.

Rüyamda Ne Gördüm

ruyamda-ne-gordum

  • Kocacığım, gece rüyamda ne gördüm biliyor musun?
  • Ne gördün hayatım?
  • Akşam gelirken elinde çok güzel bir paketle geliyorsun…
  • Eeee

  • Ben de paketi büyük bir heyecan içinde açıyorum ve içinden çok güzel bir inci kolye çıkıyor. Sence bunun anlamı nedir?

Adam gülümseyip;

  • Bu akşam anlamını öğrenirsin karıcığım.

Akşam olur adam elinde güzel bir paketle eve gelir. Kadın gözlerine inanamaz ve çok heyecanlanır. Paketi aceleyle açar ve bir bakar ki kutunun içinden bir kitap çıkar. Kitabım üzerinde ise “Rüya Tabileri” yazmaktadır…

Soğuk Kola

soguk-kola

Boşanma davasında kadın, hakime talebini gerekçesi ile açıklamış:

  • “Sayın hakim, çocuğun bende kalmasını istiyorum. Onu dokuz ay karnımda taşıdım.”
    Hakim kocaya sormuş:
  • “Karınızı duydunuz. Bir diyeceğiniz var mı?”

Adam “Var tabii” demiş ve anlatmış:

  • “Sayın hakim. Farzedelim ki canınız bir kutu soğuk kola istedi. Makineye parayı attınız ve kola geldi. Şimdi bu kola makinenin midir, yoksa parayı deliğe atanın mı?”

Hakim sekreterine dönmüş:

  • “Yaz kızım. Çocuk babada kalacaktır…”