Ayışığı Sonatı Hikayesi / Moonlight Sonata

Bir gün Beethoven, bir arkadaşı ile birlikte Viyana sokaklarında dolaşmaya çıkmıştır. Tam o esnada bir apartmandan piyano sesi geldiğini duyar ve kafasını kaldırıp bakar. Apartmanın ikinci katındaki cam açıktır ve Beethoven’ı büyüleyen ses oradan gelmektedir. Arkadaşına, çalan kişinin muhteşem çaldığını ve onu görmesi gerektiğini söyler.

Birlikte ikinci kata çıkıp kapıyı çalarlar. Kapıyı açan kadın, Beethoven’ı hemen tanır ve şok olur. Beethoven, piyano sesine geldiğini, çalan kişiyi çok merak ettiğini ve muhakkak görmek istediğini söyler. Kadın, piyanoyu çalanın kızı olduğunu ve tanışmaktan mutlu olacağını belirterek Beethoven ve arkadaşını içeri alır. Beethoven, piyano çalan kızın olduğu odaya girer. Annesi kıza, Beethoven’ın geldiğini söyler ve küçük kız çok heyecanlanır, hemen ayağa kalkar, fakat kız görme engellidir. Bunu gören Beethoven ise, “Lütfen benden bir şey isteyin.” der, maddi bir şey isteyeceklerini düşünerek. Kızın cevabı şu olur; “Ben hiç ayışığı görmedim, bana ayışığını anlatır mısınız?” Bu durumdan etkilenen Beethoven, bunun üzerine piyanonun başına geçer ve Ayışığı Sonatı’nı (Moonlight Sonata), doğaçlama olarak besteler.

Reklamlar

Başkalarının Ellerine

İyileşmen ve ilerlemen için artık bir açıklama beklemene gerek yok.

Sırf bir şeyin sebebini bilme isteği genelde seni acı, karmaşıklık ve öfke içinde bırakır.

Bu da senin o harika hayatını yaşamana engel oluyor.

Sen birinin sana o açıklamayı yapmasını hayatının sonuna kadar bekleyebilirsin,

Belki de bir açıklamaya bile sahip değillerdir.

Onlar senin canını neyin acıttığını bilmiyor bile olabilirler.

Senin yaptığın şey ise o kişilerin de seninle aynı bilgeliğe ve farkındalığa sahip olduğunu sanmak.

Bu yanlıştır!

Geleceğini başkalarının ellerine bırakma.

Kontrolü geri al!

Ama Unutamıyor

Hayat bir şekilde akıp gidiyor.

İnsan kendi hayatının çalınıp gitmesine bile alışıyor.

İnsan kendi hayalini bir başkasının yaşamasına bile alışıyor.

Zamanla insan her şeye alışıyor.

Alışıyor ama unutamıyor…

Çankaya’nın Bahçıvanı

Atatürk’ün Çankaya’da ki bahçesini düzenleyen bahçıvan şu anıyı anlatmış.

Bahçeyi dolaşıyorduk.

Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Atatürk’ün geçeceği yolu kapıyordu.

Ağacın bir yanı havuz, bir yanı dik bir yokuştu.

Atatürk ağaca yaslanarak güçlükle karşı tarafa geçti.

Atıldım;

– Emrederseniz hemen keseyim efendim dedim.

Yüzüme baktı;

– Sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin dedi.

Eskiler Derdi

Eskiler derdi ki:

Kaybettiğin insanlar için üzülme…

Ya dostluğunla yetinmemiştir;

Ya anlamamış, dinlememiştir…

Ya ona verdiğin değeri suistimal etmiştir;

Ya seni de kendi gibi fitne fücur bilmiştir…

Ya birinin lafıyla dolduruşa gelmiştir;

Ya sırlarını muhabbetine meze etmiştir…

Sen sadece kazandıklarının kıymetini bil,

Ve doğru yolunu eğip bükme…

Daha İyidir

Bir gün Mihriban’ı göreceğinize inanıyor musunuz?

Bilmiyorum, görmek de istemiyorum.

Değişmiştir şimdi.

Ben onun nazarında değiştim, o benim nazarımda değişti.

Niye görelim?

Öyle kalsın ya…

İnsanların gönülde kalması, gözde kalmasından daha iyidir.

Bir Ağaç

Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. 
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.

Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.

Erkek, “Aklıma bir fikir geldi” dedi.

“Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım.”

Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.

Aradan bir ay geçti. 
Bir gece bahçede karşılaştılar.

Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı…